Sanatsız kalmak mı?

’'Dünya, büyük bir tiyatro sahnesi gibidir… Herkes rolünü oynar, rolü bitince de bu sahneyi terk eder.’’ diyor ünlü yazar William Shakespeare… Bu sanat dalını, yaşamla o kadar iç içe girmiş görüyor.

Büyük usta eserlerinde aşkı, ihtirası, ikiyüzlülüğü, yalanı, öfkeyi, daha doğrusu insana ait ne varsa tümünü, o şiirsel diliyle enfes şekilde anlatmıştır. Sadece kahkahalarla gülmek olarak algılayamayız tiyatroyu bu yüzden. Yaşam gibi dedik ya. Hangi oyunda, yaşamın hangi karesiyle karşılaşırız bilinmez. Güzelliği de, çekiciliği de aslında bu özelliğinden gelir tiyatronun. Bir bakarsınız 1600’lü yılların İngiltere’sinde bir iktidar kavgasının içinde bulursunuz kendinizi, bir bakarsınız Fransız İhtilali’nin pazarlık masasına oturmuş Robespierre ile tartışırken. Sineklidağ’da Keşanlı Ali ile Zilha’nın yaşadıklarına tanık olursunuz ya da bir maskeli baloda Hırsız Rıza’yla birlikte ‘’Lüküs Hayat Hey!’’ deyip kahkahalarınızı paylaşırsınız tüm salonla. Çehov’un Vişne Bahçesi’ndeyseniz hazin bir son bekleyin bence. Kanlı Düğün’ü İspanya’da yazmış olabilir Lorca, neden bu kadar tanıdıktır yaşananlar peki?

Tiyatronun büyülü dünyası değildir aslında sizi o koltuğa bağlayan. Her izleyici kendi algısında, kendi büyülü dünyasını yaratır bile isteye… Ve bilir ki, bu an özeldir, ona aittir… Biz oyunculara da paylaştığımız o anları, izleyicilerimize keyif ve heyecanla yaşatmak düşer.

Yaşamın içinde sanat olmasaydı - tiyatro ya da diğer sanatlar - tatsız tuzsuz yavan bir şey olurdu bence.Sanat varoluşu sorgular… Ve varoluşumuzu sorgulamazsak doğduğumuz günün bir adım ötesine gidememiş oluruz. İşte tam da bu yüzden noktayı Hamlet’le koyalım:

‘’Olmak ya da olmamak… Bütün mesele bu…’’